aklımdakiler'den fazlası olmamalı burada.. aklımdakiler'in hepsi de olmamalı, sakıncalı olabilir. :))

Salı, Şubat 22

Soner Yalçın'dan Mektup Var

Hafta sonundan (19 Şubat) itibaren başımıza gelenlerle ilgili yazılanları, TV’lerde yapılan yorumları takip etmeye başladım.
Ancak kendime şaşırdım. Çünkü, sanki gündemdeki Soner Yalçın ben değildim. Gelişmeleri sanki dışarıdan biriymiş gibi seyrediyorum.
Ayrıca:
Sanki başka bir zaman diliminde yaşıyorum.
Yıl 1993.
Türkiye’nin neredeyse bir iç savaş yaşadığı dönemde habercilik yapmak gerçekten zordu. O güne kadar kamuoyunda korkutucu bir “kontrgerilla” kavramı vardı. Yani bugünün bilinen adıyla “Derin devlet!”
Türkiye’deki faili meçhul cinayetleri kontrgerillanın işlediği, kamuoyunda yaygın bir kanıydı. Fakat o tarihlere kadar bu sadece bir savdı.
Bu iddianın gerçekliğini bir kişi yaşadıklarını anlatarak ispat etti; Binbaşı Ahmet Cem Ersever.
Öyle bilgiler verdi ki bana “kontrgerilla”, “derin devlet” olgusunun ne olduğunu eylemler temelinde öğrendim. JİTEM’i, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ı, Musa Anter, Vedat Aydın, Halit Güngen gibi o güne kadar faili meçhul kalmış cinayetleri…
Ayrıntıya girmeyeyim. Bunları “Binbaşı Ersever’in İtirafları” kitabında anlattım. Ersever öldürülünce, bana anlattıklarının hepsini bu kitabımda yazdım. “Kontrgerilla”, “derin devlet” olgusunu bütünüyle ortaya çıkarmıştım. Deyim yerindeyse “bombayı patlatmıştım.
Kitap yayınlandı.

Ne oldu biliyor musunuz?

Hiçbir yayın organında yer bulmadı. Ayrıca dönemin Kürt sorunu hakkında yoğun haberler yapan “Özgür Gündem” gazetesi ve bazı Kürt milletvekilleri beni gündemi değiştirmekle itham ettiler.
O günlerde gündem neydi şimdi anımsamıyorum bile. Yedi yıllık gazeteciydim, bu tepkilere şaşırmıştım. “nasıl yani, bunlar kitabı okumadılar mı?” diyordum. İşte ilk bu olayla anladım.
Siz aslında o güne değil, tarihe yazıyorsunuz. İnsanların gerçekleri görmesi, anlaması için zamana ihtiyaçları oluyor.

Silivri 4 Nolu L tipi Cezaevi F-2 koğuşundan yazıyorum bu satırları.
Hep istedim ama hayatım boyunca romantik olamadım. Gazetecilik mesleği nedeniyle belki de hep gerçekçi kaldım. Hep olgular peşinde koştum. Haberler beni nereye götürdüyse oraya gittim. Bildiğimi, gördüğümü yazdım. Kalemimi hiç eğmedim. Kuşkusuz bedeller ödedim ama takdir de gördüm.
Ve fakat bu konuda yanıldım; devletin bir tertip düzenleyeceğini öngöremedim. Herkes söylüyordu, “Gazetecilikte ısrar edersen seni cezaevine atarlar”

Kalemimi kırmamı teklif ediyordu aslında yakın çevrem. Nasıl yapabilirdim bunu?
Yapmadım. Zaten yapamazdım; Gerçeğe aşıktım. Doğrunun peşinden koşmayı sürdürdüm.
Sonuç?
Silivri cezaevindeyim. Ama biliyorum ki Silivri Cezaevinde yatan “terörist” ben değilim. Ellerine kelepçe vurulan “terörist” ben değilim.
Silivri cezaevinde Türk basını yatıyor. Bu mesele benim kişisel bir meselem değil. Öldürülen, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu muydu? Hayır, biz gazetecilerdik öldürülen, cezaevine atılan, kapı önüne konulan. Niçin? Haber yaptığımız için.
Mesele bu kadar nettir. Bu cinayetleri kişiselleştirebilir miyiz?
Evet. Türk basını büyük bir imtihan verecek. Ya her bedeli ödeyerek özgürlüğüne sahip çıkacak, ya da yok olacak…
Bakınız…
Farklı siyasal görüşlerde olabiliriz. Birbirimizi yazılarımızla kırmış da olabiliriz. Ama mesele bunlar değil. Biz gazeteciler bunu kendi içimizde hallederiz. Şimdi mesele nasıl bir ülkede yaşadığımız gerçeğidir.
Ya insan kalmayı sürdüreceğiz ya da korkak bir akrep gibi yaşayacağız. Karar aslında sizin. Ben insan olmayı seçtim ve bundan geri adım atmayı hiç düşünmüyorum.
Beni-bizi kimse merak etmesin, bizim için endişelenmesin. Biz bu soğuk dört duvara dayanırız.
İçeri atılan Soner Yalçın değildir. Hepinizin onurudur, vicdanıdır, özgürlüğüdür.
O halde…
Bozun şu alçakça tertibi. Bu ülke buna layık değildir.
Soner Yalçın

Ahmet Nesin'den

Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın önceki günkü yazısının başlığı “Konuşma”ydı. Bu yazıda Altan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Nerede Ergenekon, gösterin ben de üye olacağım.” tümcesini ele alıyor. Kılıçdaroğlu’nun bu tümcesini 2 şekilde okuyabilirsiniz, ya Ahmet Altan gibi hata diyebilirsiniz yada benim gibi “Kılıçdaroğlu bir zarf attı ve başta AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere kimilerinin bu tuzağa düşeceğini biliyordu…” diye yorumlayabilirsiniz. Neden böyle düşünüyorum, çünkü Erdoğan bana göre dolmuşa geldi ve “Çorum’a git, Sıvas’a git, Kahramanmaraş’a git…” diye yanıtlayınca hemen “Gittim ve senin bakanını gördüm…” yanıtını alıyor. Bence Kılıçdaroğlu yanıtını önceden hazırlamıştı ve birilerinin dolmuşa geleceğini biliyordu.
Siyasetin inceliğini bilmediği için Erdoğan’ın tufaya gelmesine şaşırmadım ama Ahmet Altan’ın tufaya gelmesine çok şaşırdım. Ben Ahmet Altan’a Kılıçdaroğlu’nun verdiği örneklerden çok daha fazlasını vereceğim. Neden veriyorum bu örnekleri, çünkü vereceğim örnek kişiler şu an Ahmet Altan’la aynı grup içinde yer alıyor da ondan.
Hepsi her anlamda aynı şeyi söylemeseler de bugün AKP’yi ve Erdoğan’ı destekleyen bir grup var. Bütün sorun bu grup içinde yer alan kişiler birbirlerinin geçmişini sorgulamıyorlar. Ahmet Altan yazısında “Var mı Erdoğan’ın bu sözlerine verecek bir cevabı olan? Danıştay cinayetini sahiplenecek olan var mı? Diyarbakır’da adamları öldürenleri savunacak biri var mı? Çorum’da, Sivas’ta, Kahramanmaraş’ta, Gazi Mahallesi’nde yaşananların büyük kışkırtma operasyonları sonucu gerçekleşmediğini iddia edecek kimse var mı? Kanlı 1 Mayıs’ta yaşananların bir “çete” işi olmadığını söyleyecek kimse var mı? Bir Erdoğan’a bakın, bir Kılıçdaroğlu’na.” diyor.
Danıştay cinayetinin derin devlet işi olduğu tamam, Türk Sol’u bütün bu cinayet ve olayların arkasında derin devlet olduğunu en az 50 yıldır söylüyor. Öncesini bırakın 12 Mart 1971’den itibaren hapsi ya da polisi tadan herkes bunu gayet iyi bilir ve söyler. Aramızdaki fark, biz bunu yıllardır söylüyoruz, sizler yeni söylüyorsunuz ve kendiniz keşfetmiş sanıyorsunuz. Peki Danıştay cinayetini işleyen kişinin yakalandıktan sonraki sloganını anımsıyor mu Ahmet Altan ya da hangi parti ve gençlik örgütünün adını vermişti. Yani derin devlet yine kimi kullanmıştı.
Diyarbakır’da öldürülenler hangi hükümetler zamanında, hangi komutanlar zamanında öldürülmüştür, bu dönemde Tansu Çiller ve Necmettin Erbakan’ın adları öne çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Ne yaparsanız yapın bugün AKP’yi Refah Partisi’nden ayıramazsınız. O dönemde partili olan hatta kimileri bakan olan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi kişiler neden isyan etmediler, hiç düşündün mü Ahmet Altan. O dönemin kimi isimlerinin neden hâlâ Ergenekon davasına dahil edilmediği kafana soru olarak takıldı mı?
Sivas olayları deyince benim aklıma bir isim daha geliyor Ahmet Altan, eski Adalet Bakanı Şevket Kazan. Derin devleti, “Allah Allah” diye otele saldıranları, hepsini bir kenara bırakıyorum, babamı öldürmek isteyenleri savunan bir Adalet Bakanı’yla karşı karşıya kalıyorum ve ben bu ülkede demokrasi mücadelesi vermeye çalışıyorum Ahmet Altan. Sivas deyince aklıma o dönemin Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu geliyor, sonra mı ne oldu, iki dönem milletvekili oldu Karamollaoğlu ve daha da komiği Susurluk Komisyonu’nda görev aldı. Karamollaoğlu’nun bir tümcesini hiç unutmam Madımak Katliamı’ndan sonra “Gazanız mübarek olsun.
Kahramanmaraş olayları deyince aklıma çok şey geliyor, o dönem gece sekreteri olan Can Ataklı’yla 3 gece nöbet tuttum ben Günaydın Gazetesi’nde Ahmet Altan. Doğu Perinçek’in partisinin il başkanıyla telefonla konuşurken “Heryerde ellerinde silahlarla dolaşıyorlar, kapı kapı dolaşıyor ve öldürüyorlar. Şimdi bizim partinin kapısı kırıldı……” seslerini unutamam. Evet Ahmet Altan, telefon kapanmadı sadece konuşanın sesi gitti, ben dinleyeyim diye kapanmadı o telefon, hâlâ o kişinin yada oradakilerin yaşayıp yaşamadığını bilmem ve içimde büyük yaradır bu. O dönemde Abdülkadir Aksu orada görevliydi Ahmet Altan, sanırım bir ara Emniyet müdürü olarak bir ara da Vali Yardımcısı yada vekili olarak. Wikileaks’de adı “Uyuşturucu ticaretinden şüpheleniliyor ve genç kızlara yatkındır.” Denilen Aksu’nun şimdiki görevi nedir biliyor musun Altan, Mecliste Wikileaks Araştırma Komisyonu Başkanı. Birileri seninle mi dalga geçiyor, benimle mi bilmiyorum!..
12 Eylül öncesi asker yönetime gelsin diye gazetelere tam sayfa ilan veren MHP MYK’sında kim vardı anımsıyor musun? Taha Akyol vardı. Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül yazılarını yazdım günlerce. Fethullah Gülen’in dergisinde yazdıkları ortada. 12 Eylül’ü hep sevmişler, hep pohpohlamışlar. Ve sen şimdi onlarla beraber darbe karşıtlığı yapıyorsun, hiç sorgulamadan, her zaman karşı çıktığım “Ne olursan ol gel” mantığıyla. Ne olursan ol gelme kardeşim demeyi öğrenmeden demokrasi savaşımı verilemez, bunu öğrenmen gerekir sanırım.
Sen de demokrasi mücadelesi verdiğini söylüyorsun ama aramızda bir fark var Altan, ben cinayet işleyenleri ve onlara hoşgörüyle bakanları ayırt etmeyi biliyorum. Bütün derin devleti sadece ordu olarak görüyorsun, siyasileri yok sayıyorsun. Demokrasiyi sadece ordu mu engelledi ya da siyasiler demokrat tavır almayı bilseydi ordu bunları yapabilir miydi, bir de buradan bak bence, tabii işine gelirse…
İşte benim de aklıma gelenler bunlar, başkalarına “Konuşma” diyeceğine bence sen de “Bunları anlayana ve kabul edene kadar yazma…

Cuma, Şubat 18

ODA TV

SONER Yalçın iktidarın şarkısını söyleseydi şimdi bir eli yağda, bir eli balda olurdu.
Pek çok “Misyoner gazeteci” gibi...

Sonra, büyüklerin uçağındaki mümtaz yerini alır, iltifatlara boğulurdu. TRT’de programlar yapar, yüklü ücretler alır, lüks içinde yaşardı.
Pahalı İtalyan elbiseler giyer, marka gömlek ve kravatlar kullanırdı.
50 bin Euro’luk Franck Muller saat takardı.

Böyle bir Soner’in evi ve bürosu sabahın köründe basılmaz, 30 saat aranmazdı.
Polis, bulduğu her şeye el koymaz, onu ve 3 arkadaşını alıp götürmezdi.

Ama Soner sabah akşam iktidarı eleştirdi, belgeler, görüntüler yayınladı. AKP’lilerin sinirlerini bozdu.

Odatv’yi muhalif internet sitesi haline getirerek iktidarı rahatsız etti.

En ilginç gelişme Odatv’nin basıldığı gün ziyaretçi akınına uğraması oldu.
Site zaman zaman kilitlendiği için yayın yapılamadı.

Kısacası Soner Yalçın eğer doğru bildiğini yazmayıp iktidar şakşakcılığı yapsaydı baş üstünde taşınırdı.
Taşınırdı ama o zaman da bugünkü Soner Yalçın olamazdı.
“Misyoner Soner Yalçın” olurdu ama onursuz, başı öne eğik yaşardı.
Benim tanıdığım Soner başını eğmeyenlerdendir.
...

Tufan Türenç
İKTİDAR şakşakçılığı yapan bazı kalemler, Ergenekon’dan içeri alınan eli kolu bağlanmış gazeteci için, “Ama o da iğrenç bir yayıncılık yapıyordu” falan demeye başladılar.
Sanki o gazeteci, “Ergenekon” suçlaması nedeniyle değil de yaptığı yayıncılığın kalitesizliği nedeniyle gözaltına alınmış gibi... Ve sanki memlekette “iğrenç yayıncılık” yapan herkesin evine sabaha karşı baskın düzenleniyormuş gibi...
* * *
İğrenç yayıncılık mı arıyorsun?
O zaman “malum gazete”ye bakacaksın.
İftira onda, kara çalma onda, hakaret onda, Alevi düşmanlığı onda, Yahudi düşmanlığıonda, misyoner düşmanlığı onda, nefret suçu onda, kin ve tahrik onda, cepheleştirme onda, katil sevicilik onda, farklı yaşam tarzlarına saygısızlık onda, saptırma onda...
Ne oluyor peki bu gazeteye?
Sabaha karşı baskına mı uğruyor, yoksa devlet uçaklarında “saygın gazete” muamelesi mi görüyor?

...
Bugün Soner Yalçın...
Yarın Bekir Coşkun...
Öbür gün Yılmaz Özdil...
Sonra Uğur Dündar...
Seçimler yaklaştıkça daha çok baskın, daha çok dalga...
Bahane çok nasıl olsa...
Kopyala, yapıştır, iddianame kalın olsun, soruşturma uzun sürsün, dava yıllarca sürünsün, seni eleştiren gazeteci ömrünü çürütsün...
...

...
Soner Yalçın düpedüz gazetecidir. Bildiğimiz anlamda gazeteci, hatta artık unutmakta olduğumuz tanımda.

Araştırır, okur, konuşur, karşılaştırır, çalışır ve yazar. Yazdıklarının neye hizmet ettiğini, neye faydası olup kime dokunacağını da düşünmez.

Bu yüzden de yıllarca derin devlet tarafından tehdit edilmiştir.

Bugün evcilik oyunuyla gazeteciliği karıştıran zavallılar daha doğmamışken o Yeşil'i, Jitem'i, Cem Ersever'in ölümünü, derin devleti ilk yazan, ilk ortaya çıkaran gazetecidir.
...

Değerli gazeteciler Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Ayhan Bozkurt'a geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, nedeni ve niyeti belli olan derebeyliği şiddetle kınıyorum.

Oda TV'nin tüm emekçilerini, yürekli insanları selamlıyorum.

Zifiri karanlık hangi boyutlarda olursa olsun, zafer aydınlığın olacaktır.

Işık ve sevgiyle...

İlhan İrem
EDİP AKBAYRAM

"Öncelikle Soner Yalçın’ın çok yakın takipçisiyim. İnternet ile ilgili hiçbir bilgim yoktur. ODA TV’yi takip etmiyordum. İnternet’e de çok uzak duruyorum, ama Hürriyet Gazetesi’nden duyarlı bir yazar olduğu için yazılarını dikkatle takip ediyorum. ODA TV’nin başına gelenlere artık alışmamız gerekiyor gibi geliyor bana. Türkiye’de artık faşizmin ayak sesleri, duyuluyor. Benden olmayanın bertaraf edilmesi gibi düşüncelerinin somut delilidir bu yaşananlar.
Taşlar yerine oturacaktır. Bu ana kadar bu Cumhuriyetle çok oynayanlar olmuştur, derslerini almışlardır oynayanlar da yine dersini alacaktır diye düşünüyorum."

TARIK AKAN

"Ülkem gerçek bir faşizme doğru gidiyor ama bunun farkında olmayan bir halk var. Ülkem adına bundan müthiş üzüntü duyuyorum. Şu an yaşadığımız sivil faşizmi biz 80 döneminde yaşamadık, o zamanlar en azından neyin nereye varacağını biliyorduk ama şu an inanılmaz bilinçsiz baskıcı bir dönemdeyiz.
Sorusuna umutsuz yaşanmaz ama benim umudum son günlerde kaybolma noktasına geliyor, çünkü Türkiye’de her şeyi ele geçirdikleri gibi maalesef eğitimi ele geçirdiler. O eğitim sisteminden çıkan gencecik çocukların beyinleri artık bizim tanımadığımız ‘beyinler’ olarak yetişerek çıkıyorlar karşımıza.
Bu gözaltı olayı karşısında ses çıkarmayan, basın özgürlüğünü savunmayan bazı basın mensupları var aranızda ama onlar zaten biliniyor, onlar var olan iktidarın yandaşı, tamamen satılmış insanlardır."

RUTKAY AZİZ

"Soner ‘Yalçın’ arkadaşımızın tabii ki yanında ve arkasındayız. En yakın sürede gerçeğin açığa çıkmasını ve bir an önce onunla kucaklaşmayı diliyorum."

MUSTAFA ALTIOKLAR

"ODA TV’ye ve tüm gözaltında olanlara büyük geçmiş olsun diyorum. Geleceği çok dehşet verici görüyorum. Diken üstündeyiz hepimiz. Kimin artık ne zaman, nereden, ne sebeple susturulacağı belli olmayan bir sürece girdik."

A.İklim Bayraktar